Felsefe Olimpiyadında Birinci, Üçüncü, Dördüncü ve Beşinci olan Öğrencilerin Yazıları

84

Aslı Sara BİLGİLİ

Özel Eyüboğlu Koleji

İSTANBUL

 

 

Bana her şeyi açıklayan öğretilerin aynı zamanda beni zayıflatmalarının nedenini şimdi anlıyorum. Kendi yaşamımın ağırlığından kurtarıyorlar beni; oysa onu yalnız başıma taşımam gerek.”

Camus, Sisifos Söyleni, Çev. Tahsin Yücel,

                                                                                                      Can Yayınları, İstanbul 1998, 6. basım, s. 62

 

VAROLUŞ BUNALIMI

               Her yeni gün insan denilen varlık için var oluşunu anlamlandırmak adına yeni bir şans olarak görülür. Ancak insan çoğu zaman doğru yerlere bakmamaktadır. “Ben var mıyım?”, “Varsam neden varım?”, “Amacım nedir?” ve “Eğer hâlâ cevaba ulaşamadıysam, bu soruyu binlerce yıldır kovalamak niye?”. İnsan pek çok açıdan basit canlıdır. Evrimsel açıdan incelenirse, doğadaki herhangi bir canlıdan çok da farklı değildir. Ancak bu benzerliğin ve basitliğin tek bir istisnası vardır: varoluşunu sorgulama yetisi. Bu öyle bir sorgulamadır ki, cevabı zor ve en önemlisi içinde yaşadığımız günlük hayata yabancıdır. Kişiye sunulan ve sorgulanması istenmeyen bir yaşam plânı elbette ki birçok insan için daha caziptir. Ancak merakın yozlaşması, hazır bulunan cevaplar, bir sonraki güne ait dünyevi kaygılarımız, bizi tek bir şeyden ve belki de en önemlisinden alıkoyar: varolmaktan/varoluşumuzu yaşamaktan. Camus’nün Sisifos Söyleni’nde bahsettiği hazır cevaplar, basitleştirme ve sorgusuzluk gerçekten de en sonunda kişiyi zayıf bir varoluşa iter. İnsan basittir, tembeldir, korkaktır ve kolaycıdır. Ondandır ki pek çokları varoluşu anlamlandırmakta acizdir ve kendi varoluşları en büyük bunalımlarıdır. Camus’nün Sisifos Söyleni’nin başında da söylediği gibi, “Felsefenin en büyük sorunu intihardır”. Sorgulamaktan aciz olduğumuz sürece yokuzdur ve yaşam  belki de ancak böyle kabul görmez, anlaşılmaz, basitleşir. Camus intiharı en büyük sorun olarak tanımlar. Çünkü intihar, kişinin anlamlandırmaktan aciz olduğu tek şeyden nihai bir kaçış sağlar: kendimizden.  Camus, Sisifos Söyleni’nin sonunda intiharın benlikten bir kaçış olmadığı sonucuna varır. Ancak sorunun radikalliğini bir kenara bırakırsak, varoluşun bunalımı içinde acı çeken birisinin tek çıkışı bu olabilir. Ancak varoluşun yolculuğu bu sorunu yok etmez. Kişiye önceden verilen hazır açıklamalarda kaybolan benliğin nihai kurtuluşunun kaçmakla değil, belki acı çekerek de olsa varolmaya çalışmakla ilgisi vardır. O zaman denebilir ki, kişi hayatının gerçekliğini gölgeleyen sanrı içerisinde, acı içinde varolmak ile benliğin öldürülüşü arasında sürüklenir gider. Bu sürükleniş ve bunalım gerek varoluşçular, gerek yaratılışçılar, gerek postmodernler, gerekse realistler arasında farklı yollardan ele alınır.  Varolmak sorunsaldır. Onu çözen ise acının kendisi.

               Varolma sorunsalını ve kişinin günlük hayatın yüzeyselliğinde çektiği acıyı en sert ve açık dille eleştiren filozoflardan biri  Arthur Shopenhauer’dir. Ona göre insan denilen varlık kendi istencinin kölesidir. Bundandır ki, Camus’nün belirttiği gibi, hazır cevapları tercih eder, sorgulamaz ve elde ettiği şeyden yaşadığı tatmin kısa sürelidir, gölgeleyicidir. İstenç tatmin edilemez. Gerçekten de kişi yanlış tanımlamalarla adlandırdığı varoluşunu ebedî kılmak için isteklerini karşılamaya meyillidir. Ve onları elde ettikçe daha da çok isteyecektir. Pek çoklarının kaçırdığı ve Schopenhauer’in özgüvenle ortaya attığı sav ise, kişinin bu istenç sebebiyle varolma hali sona erene kadar acı çekeceğidir. Çünkü istenç öldürülemez, ama belki Schopenhauer’in de dediği gibi istencin tükenmezliğinin farkına varılabilir. İstencin bitmez tükenmez olduğunun farkına varmak, kişiye onu yok etme gücü vermez belki, ama varoluştan kaynaklanan acıyı biraz olsun azaltabilir. Schopenhauer bu noktada kişiyi varoluşu anlamlandırmaya yakınlaştırır.  Kişi cevabı bulabileceği için değil, varoluş denilen yükü acı içinde taşımak, sonsuz yokluktan belki de daha erdemli olduğu için Schopenhauer’den etkilenen ve belki de ondan daha sert bir yorumlama ile varlığın hiçliğini ya da oluş halini nihilist bir bakış açısıyla yorumlayan Nietzsche için “olma hali” yozlaşmıştır. Camus’nün bahsettiği benzer nedenlerle dünyevi zevkler ve sorgusuzluk hali kişileri ve  toplumu yozlaşmanın içine sürükler. Nietzsche buna “decadence”, yani çürüme der. Kişi yozlaşmıştır ve belki varoluş anlamsızdır. Ancak bu yaşamı acı içinde yaşayacağı anlamına gelmez. Nietzsche yok olma tercihini ise şu şekilde açıklar: “İntihar düşüncesi aslında sağlıklı bir düşüncedir. Pek çok kişinin karanlık bir gecenin sabahını görmesini sağlar”. Camus’nün sözüne benzer olan bu sözü ile Nietzsche, kişiye yok oluşu cazip kılmaz. Ona göre yok olma gücünün ve seçeneğinin bizde olduğunu bilmek, varoluşumuzu anlamlandırmak adına attığımız ilk adım, ulaştığımız ilk farkındalıktır. Camus’nün bahsettiği yaşam yükünü kendi başımıza taşıma gücü, yokoluş kararının elimizde olduğu anlamakla pekişebilir. Bu aslında kişiye hazır sunulan öğretileri reddediş, acıya ilk baş kaldırış ve varolmayı tercih ediştir. Hazır gelene karşı radikal olanı kontrol etme, yokoluştan daha değerlidir. Acılı bir varoluşu gerçekleştirmek, dünyevi bir oluş halinden daha değerlidir.

               Varoluşu anlamlandırmada yaşanan diğer bir sıkıntı da, problemin kendisinin farkında olamamaktır. Hedonist bir yaşam biçimi, el altında bulunan kolaylıklar, günlük yaşamın verdiği yüzeysel mutluluklar Camus’nün bahsettiği hayat gerçekliğini hafifleten etmenlerdir. Bu farkındalık eksikliğinin yaratığı acı, kişiyi daha kendisi bile anlamadan varoluş ve yokoluş arasında bir sürüklenişe iter. John Fowles’in Büyücü isimli romanındaki baş karakter Nicholas Urfe, hedonist, derin sorgulamalara yabancı, yüzeysel, yeniyetme bir varoluşçudur. Şiir yazar, gerçekliklerden kaçmak için Yunanistan’ın Phraxos adasına taşınır. Acı çektiğinin farkındadır ve yaşadığı boşluğu hisseder, ancak kendi hayatındaki gerçeklikten kaçış için kadınlarla yaşadığı yüzeysel ilişkilerini ve hedonizmi kullandığını göremez. Bundan ötürü ne şiir ne de Phraxos bir kaçış olur. O da, pek çokları gibi anlamsızlığın, kaçışının yok oluş olduğunu düşünür ve şöyle der: “Yazmak ve intihar. Benim için ikisi de aynı şeydi.” Bu sözü ile Urfe , insanoğlunun varoluşu ile yaşadığı çaresizliği temsil eder. Fowless’in anlatmak istediği şeye göre kişi, yaşamının gerçekliğini ve “anlamını” gölgeleyen sığ bir dünyada o kadar çok debelenir, o kadar kördür ki, kendi kendisini daha o bile anlamadan yokoluşa sürükler. Ve Urfe gerçekten de yokolmayı dener, ancak belki bilinçaltı, belki de varoluşa tutunma isteği ile yapamaz. Fowles’in Büyücüyü bitirme şekli Urfe’nin yaşamı tercih etmesi ile acı çekişi ilişkisidir. Urfe en sonunda en çok objeleştirdiği ve bu objeyi kendi  gerçekliğinin maskesi olarak kullandığı kadına döner. Acı ile ama anlam ile. Erdem ve sevinç ile. Fowles’in deyimi ile  aldığımız sorgulamadan yoksun her cevap bir maskedir. Camus’nün eleştirdiği, bizi biz olmaktan çıkaran, körleştiren, yozlaştıran bir maske. Kendimize cevap olarak sunduğumuz iyileştirmeler, sorgulamayı erteleme hallerimiz bizi donuk ve işlevsiz yapar. Bilinci yerinde körler ve sağırlara dönüşürüz. Belki ondandır ki, uzak olan bir geçmişte Hint Felsefesinde cevaplardan çok sorular ve her sekiz evrede kişiyi karşılayan bir acı vardır. Schopenhauer’ın da etkilendiği ki Felsefeye göre Nirvana’ya ermek (kâmil insan olmak) bir sorgulama işidir. Camus’nün eleştirdiği hazır cevap halinden çok uzaktır. Ve belki de bu yüzden Tasavvufta kişi bir varoluşa ermek için bize maskeler sunan günlük hayatı bırakır.  Belki bu yüzden Hallacı-Mansur “En-el-Hak” dediğinde kastettiği, ama kimsenin anlayamadığı şey, Tanrı’yı oynamak değil de onu bulduğunu ve “anladığını” söylemektir. Daha üst bir anlama ulaşmak bir fedakârlık işidir. Bu amaçla ne gündelik zevkler ne de yok olma hali bir seçenek değildir. Ve belki de modern dünyanın insanının en çok acınacak yanı da, acı çektiğinin farkında olup göz göre göre sorgusuz yaşamayı tercih etmesidir.

               Şimdiye kadar tartışılan görüş kendi içinde bir tez ve antitez yaratıp aynı senteze ulaşır. Ontolojik bakımdan filozoflar ya da ekoller “varolma” halini yaratılışçı ya da realist çerçevelerde farklı şartlar koyarak inceleseler de, varılan temel sonuç, acı ile dolu bir anlamlandırma çabasının devam edeceğidir. Aynı sorgulamayı postmodern bir çerçevede “Dönüşüm”de yapan Kafka, tam tersi bir sonuca ulaşır. Gregor Samsa’nın bir böcek olarak yaşadığı hayatın kısa sürede son bulması, topluma, varoluşun anlamdırılmasının başarısız olma halinin yokoluş ile sonlanacağı mesajını verir. Ancak yokolma bu noktada incelendiğinde, Kafka, Samsa’ya  başkaldırma (varoluşunu anlamlandırma) şansı vermez. Belki post-modern dünya, gerek getirdikleri gerekse kişilerden talep ettikleri ile daha basit ve daha bunalımlıdır. Ancak kişiye Camus’nün savunduğu yaşamı bir başımıza göğüsleme ve kabul etme şansını vermemek, varoluş-yokoluş sorunsalını başlamadan bitirir. Yüzeyselliğin, yaşamın sıradanlığının ve farkındalık eksikliğinin farkına varmak, sonra da varoluş kavramının yarattığı bunalımın altında ezilmek, varolma sorunsalına bir çözüm değildir.

               Buraya kadar yaptığımız sorgulama ve anlam yolculuğu için denebilir ki, kişi varolduğu sürece acı çekecektir. Esas konu bu acıyı anlamlandırıp anlamlandırmama arasında yapacağımız tercihtir. Camus’nün bahsettiği bunalım, varoluş sorunsalının temelidir ve yüzeysel bir sorgulama, yaşadığımız hayatı bir illüzyon haline getirecek, benliğimizi zayıf düşürecektir. Sartre’ın da dediği gibi: “Varlık, özden önce gelir”. Bu demektir ki kişi her şeyden önce varlığına bir anlam yüklemelidir. Bir insan, hayatı boyunca önce varlığına bir anlam yüklemelidir. Hayatımız boyunca yaptıklarımız, başarılarımız varlığımıza bir anlam katmaz. Anlam kattığını düşündürterek, Camus’nün söylediği, Fowles’in tanımladığı maskelenmiş tatminleri yaratır. Ancak varoluşu anlamlandırma bundan daha derindir. Öz yaratılacaktır, varoluşumuzu tamamlamak için ilk adımı atar atmaz. Post-modern edebiyattan bir örnek vermek gerekirse Fight Club isimli çizgi roman, özü öldürmek ve varoluşu görmezden gelmek için yarattığımız maskelerle çatışmamamızı anlatır. “Anlatıcı” isimli baş karakter toplumun ona sunduğu yapay bir varoluşta kendi benliğini reddederken yarattığı Tyler Durder isimli sanrı, onun varoluşunu  anlamlandırma çabasıdır. Hikâye nihilist bir bakış açısı ile bireysel boyutta kişinin eline hazır verilen her türlü cevabı reddetmesini ve anlam arayışına çıkmasını savunur. Tyler Durden, yaptığı halka açık konuşmada varoluş sorunsalını şu şekilde açıklar: “En büyük bunalımımız kendi hayatlarımız”. Çünkü aslında dünyevi sorun veya tatminler bizi sorgulaması en çok yapılması gereken şeyden uzaklaştırır: kendi varoluşumuzdan. Bundan ötürü varoluş bir bunalımdır. Günün sonunda yok olmak elbette bir tercih meselesidir. Ancak kişinin uğruna acı çektiği bir olma halini anlamlandırmak, sorgulamayı gerekli kılar. İster töz, ister sonradan yaratılmış bir “varlık” olsun, bu bunalım sorgulamayı hak eder. Bize hazır sunulan bir senaryoyu reddetmek mazoşist bir yaklaşım değil, varlığımızı anlayabilme cesaretini göstermektir. İşte bu yüzden  Sisifos, tanrılar kayayı her aşağı yuvarladığında yukarı çıkarmaya devam eder. Çünkü varolmak hedonist sanrıların yarattığı bir maske değil, olma ve anlama haline geçmekti. Ve günün sonunda anlamak için attığımız ilk adım, acıyı kabullenmek, yok olma gücünün bizde olduğunu bilerek bunalımı anlayabilmek, yaşamada sürüklenen benliğimizi daha kuvvetli yapabilir. Katlanılabilir olanı sevilir kılabilir.

 

80

Tibet ŞAHİN

İELEV Özel Lisesi

İSTANBUL

 

Bana her şeyi açıklayan öğretilerin aynı zamanda beni zayıflatmalarının nedenini şimdi anlıyorum. Kendi yaşamımın ağırlığından kurtarıyorlar beni; oysa onu yalnız başıma taşımam gerek.”

Camus, Sisifos Söyleni, Çev. Tahsin Yücel,

Can Yayınları, İstanbul 1998, 6. basım, s. 62

 

BİR SORUMLULUK BELİRLEYİCİSİ OLARAK İNANÇ

               Gerçeklik arayışı felsefede üstünde durulması gereken konulardan biridir. Felsefedeki bu konuyu filozofları kronolojik bir sıraya koyup düşünceleri arasındaki ilerlemeye bakarak incelersek, sürekli bir değişime ve her filozofta kendisinden öncekilerin yapılarını yıkmalarına, yeniden inşa etmelerine ve eklektik yapılar oluşturmalarına şahit oluruz. Çünkü kimse yola ortadan başlamak yerine sıfırdan başlamayı yeğlemez. Ve bazı filozoflar için bu arayışta ilerledikçe insanın yükü artmakta, bazıları için ise azalmaktadır. Peki Camus için bu durum nedir?

               Öncelikle verilen pasajdaki yargıları sökerek, teker teker incelememiz yararlı olacaktır. Ardından Camus’nün bu yargılarının sentezini doğru yapıp yapmadığını ve doğruluk payını irdeleyeceğiz.

               Camus, ilk olarak “herşeyi açıklayan” öğretilerin bireyi zayıflattığını öne sürmüştür. Öyle ki herşey açıkladığında insanın varoluş yükü ortadan kalkar ve varoluşun anlamının ve sorumluluğunun açıklanmasına gerek duyulmaz. İşte bu yüzden de “mutlak doğru”yu veyahut “tek ve biricik gerçekliği” gösteren öznelliği yok eder ve seçik bir şekilde bireyi tembelliğe sürükler.  Fakat “her birey kendi varoluş yükünü kendi taşımalıdır” der Camus.  Ama gerçekten de her şeyi açıklayan öğretiler insanı yüksüz mü bırakır, yoksa insanın sadece kendisine olan yükünü  çalıp onun varoluş sınırı dışındaki yükleri mi verir? İşte bu iki yük ayrımı (insanın kendine olan yükü ve insanın kendi dışındaki şeylerin yükü ayırımını) Camus’yü ve Camus ile ilişkili tüm filozofları anlamak için önemli bir husustur. Herşeyi açıklayan öğretilere örnek olarak dinlere bakarsak, aslında insanın sorumluluğunun ve varoluş yükünün azalmadığını, aksine arttığını görebiliriz. Çünkü dinler herşeyi açıkladığı iddiasıyla bireye güven verip karşılığında bireyin dışındaki şeylere olan ( Tanrısına, ırkına, vb) sorumluluklarını bireye talimatlar ve ödevler şeklinde verir. Yani neler için nasıl yaşanması gerektiğini bulup bireyin bu arayış zahmetine girmesine engel olur ve yalnızca ödevleri yapmasını buyururlar. Bu, kişinin kendisine karşı olan yükünü ortadan kaldırır, bilgelik çölünde susuzluk çeken insanı çölün bittiği ormana bırakır. Nietzsche’nin deyimiyle “aslanın yükü” ile “devenin yükü” farklıdır. Deve yükünü talimatlara göre köle gibi taşır, aslan ise “kutsal bir hayır” ile kendisini olumlayıp “kendi” yükünü sırtlanır. Bu anlamda Camus’nün bu öğretilerle ilgili olarak “kendi yaşamımım ağırlığından kurtarıyorlar beni” demesi doğru bir yargıdır. Ancak her şeyi açıkladığını iddia eden bir öğretiyi kabul etmek ve ona inanmak bir sözleşmeyi imzalamaktır: Kendi yaşamının ağırlığı sırtına yüklenir. İşte Camus’nün başkaldırısı bu geleneklere ve iddialarınadır.

Pasajdaki ikinci önemli hususa geldiğimizde, “oysa onu yalnız başıma taşımam gerek” ifadesi göze çarpıyor. Burada Camus yalnızca kendi yaşamımızın yüklerini sırtlanıp Sisifos hikâyesinde olduğu gibi bunu yalnız başımıza taşımamız gerektiğini öne sürüyor. Bu ifadelerden “bireyin toplumdan bağımsızlığı” yargısı seçik bir şekilde çıkarsanabilir. Ayrıca bu yargı ve birinci yargı ile Nietzsche arasında bir benzeşme görülüyor. Nietzsche’nin “efendi ahlâkı” olarak adlandırdığı ahlâk biçimi, Camus’de Sisifos hikâyesi örneğiyle oldukça örtüşüyor. Her şeyi açıkladığını iddia eden öğretilerin aynı zamanda bireyi zayıflattığı ifadesi de, diğer ifadelerle ilişkili olarak kabullenişin ve ödevlere uyma bilincinin bireyi zayıflattığını öne sürer. Çünkü o andan sonra ne gitmek için seçilecek bir yol, ne de aranması için seçilecek bir bilinmezlik vardır. Birey kabullenişten sonra hafiflediği ve gerçeği bulduğu yanılgısında olan sürünün bir parçasıdır yalnızca. Bu yüzden Camus şunu belirtmeye çalışır: Her şeyi açıklayan öğretileri kabul etmiş bireylerin, daha fazla kendilerine ait bir varoluşları, yarattıkları anlamları, biçtikleri değerleri ve perspektifleri olmayacağından, yüklerini taşıyacakları ve hiçbir zaman ulaşamayacakları bir dağ yoktur artık. Onlar hafiflediklerini zannederler. Aslında onlar zayıflamışlardır. İhtiyaçları olmayan yüklerle kendilerini zayıflatmışlardır. Her şeyi açıkladıklarını iddia eden öğretilere bağlanmış her birey zayıflamasını hafifleme sanır.

Pasaja yaptığımız bu bütünlüklü incelemeden sonra, Camus’nün kendi içinde çelişmediğini ve yargılarının doğruluğunu argümanlarımızla açıklamış olduk. Fakat yaptığımız incelemede evrensel bir bakış açısıyla “neyin doğru olduğu” ve “neyin yapılması gerektiği” üzerinden ilerledik. Gelin bir de bu pasaja tarihsel bir bakış açısıyla bakalım. Camus’nün bulunduğu döneme uzaktan bir bakacak olursak, hararetli varoluş tartışmalarını, ırkçılığı, Sartre’ın Marksistlerle yaptığı argümanlar savaşını ve Fransa’daki bu entelektüel hareketliliği görürüz. Bu hareketliliğin içinde Camus’nün gözüne kestirdiği çetin ve halka ulaşmaya uğraşan bir varoluşçu vardır: Jean Paul Sartre. Bu yüzden de Sisifos Söyleni’nde, Başkaldıran İnsan’da, Yabancı’da ve diğer öykü ve tiyatro eserlerinde Sartre’a karşıt ve ortak birçok tutum gözlenir. Camus’nün bu pasajda başkaldırdığı nokta, Sartre’ın savunduğu “her insan, kendini temsil ederken aslında tüm insanlığı temsil eder” yargısıdır. Bu, insana Tanrı’nın bahşettiği bir sorumluluk olmasa da, çok büyük bir sorumluluk verir. Tüm insanlığın sorumluluğunu! Hem de bu sorumluluğu verirken kendi yaşamının yükünü de sırtından almaz. Sen varoluşçulara göre, yaptığın her seçimde, biçtiğin her değerde ve yarattığın her anlamda kendini ve tüm insanlığı temsil edersin. Camus’nün pasajda başkaldırdığı noktalardan birisi de budur. Her birey ayrı bir bireydir, bu yüzden her birey yükünü kendi başına taşımalıdır. Yani bireyin hesap vereceği tek şey kendisidir. Birey kendi yaşamını omuzlar, ki bu, diğer yüklerin yanında en büyüğüdür. Bu yüzden de birey yalnızca  kendisine, kendi değerlerine, kendi yüklerine, kendi yaratımları olan anlamlarına ve kendi değişen perspektiflerine bağlanmalıdır. Daha büyük bir şeyin parçası olmak için “kendi dışında” yaşamamalıdır insan, kendisini daha büyük idealler için yitirmemelidir. Bu ancak sürünün parçaları olan koyunların yapacağı bir davranıştır. Bu anlamda da bakıldığında, Camus’nün, bu pasajından anlaşılabileceği üzere, aykırı bir filozof olduğu açıktır. Tarihsel düzlemdeki o döneme denk gelen sıkışmaların patlamalarından birisidir Camus. Pasaja dönecek olursak, diyebiliriz ki, Camus’nün yargıları ve bu yargılarda vardığı sonuçlar iki bağlamda da doğrudur ve aralarında çelişki yoktur.

 

 

70

Mehmet TÜFEK

Özel Amerikan Robert Lisesi

İSTANBUL

 

Bana her şeyi açıklayan öğretilerin aynı zamanda beni  zayıflatmalarının nedenini şimdi anlıyorum. Kendi yaşamımın ağırlığından kurtarıyorlar beni; oysa onu yalnız başıma taşımam gerek.”

Camus, Sisifos Söyleni, Çev. Tahsin Yücel,

            Can Yayınları, İstanbul 1998, 6. basım, s. 62

 

SİSİFOS’UN ÜÇÜNCÜ SEÇENEĞİ

 

               Kaosu düzene sokmak, Antik Mezopotamya’nın çoban krallarından 21. yüzyılın teknolojik devletlerine kadar iktidarın kurucu söylemi olmuştur. Kaos kendi yaşamımın ağırlığıdır. O korkulandır, tehlikelidir ve onun üzerine tahmin yürütülemez.  “Bana her şeyi açıklayan öğretiler” kaosun tehlikesiyle başa çıkma yoludur. Antik Yunanlar Dionisos’un zapt edilemez şiddeti ve cinsel enerjisiyle Apollon’un  düzen, akılcılık ve disiplini sayesinde başa çıkabilmişlerdir. Bu yazıda bu ikilemin bize sunduğu çıkmaza karşı, olası direniş yollarını arayacağım.

               Medeniyet, kaosu düzene sokma çabasından doğmuştur, ancak kaosun kaçınılan tüm şiddet ve aşırılıklarını düzen aracılığıyla sergilemiştir. Adorno ve Horkheimer, Aydınlanmanın Diyalektiği başlıklı eserlerinde, medeniyetin tarihsel sürecini betimlemişlerdir. Medeniyet öncesindeki ilk kaosu düzene sokma çabası, antik dünya insanlarının Şaman tipi ritüellerinde görülür. Bu insanlar ayin ve dualar yoluyla korktukları doğa olaylarını kontrol etmeyi, onların üzerinde güce sahip olmayı amaçlamışlardır.  İktidar, doğa karşısındaki korkudan ve en temelinde zayıflıktan doğmuştur. İlerleyen süreçte mitler üretilmiş, sözlü anlatılar yoluyla doğanın korkutucu bilinmezliği açıklanmaya başlanmıştır. İyon Entelektüel Devrimi ile bu süreçte önemli bir aşama kaydedilmiştir. Homeros bu dağınık mitleri bir düzene sokmuş ve epik şiirler haline getirmiştir. Helenistik dönemde Mitos ve Logos’un içiçe geçmesi ile ilk semitik dinler doğmuştur. Şamanların dua ve ayinleri ile başlayan korkulan kaosu açıklama ve doğa üzerinde hakimiyet  kurma süreci, semitik dinler ile evrensel bir hal almış ve hem doğa hem de insanlar üzerinde etkili bir iktidar yapısına dönüşmüştür. Artık medeniyetin her şeyi açıklayan bir öğretisi ve bu öğretiler uğruna imparatorlukların emri altında savaşmaya hazır kitleleri vardır. Aydınlanma, belki de hala içinde bulunduğumuz için, bu süreçlerin en ilgincini teşkil eder. Aydınlanma ile Batı medeniyetinde eski anlatıların üstü çizilmiş ve bunların yerine devrimci söylemlerle akıl ve bilim getirilmiştir. Ancak çağımızda gözden kaçan şudur ki, aydınlanma akıl ve bilimi, onun öncesinde gelen 3000 yıllık bir mitik anlatılar geleneği aracılıyla devralmıştır.  Bilimsel metodoloji ve akılcı düşüncenin temelinde de, kendinden önce gelen tüm kaosu düzene sokan anlatılar gibi, iktidar istenci yatmaktadır. Bu sebeple Aydınlanma ideolojilerinin sonucu, mantıksal argümanlar doğrultusunda saf ırkı yaratmayı amaçlayan Nazi Almanya’sı, tarihsel materyalizmi sonuçlarına ulaştırmak amacıyla çalışma kamplarını kuran Sovyet bürokrasisi ve Aydınlanma’nın en sevilen yönetim biçimi olan demokrasiyi getirmek adına Irak’ta sivilleri bombalayan ABD gibi rejimler olmuştur.

               Kaosu düzene sokma istencinin şüphesiz ki olumsuz sonuçları olmuştur, ancak onu olumsuz varsaymadan önce nasıl işlediğini anlamak gerekir.  Medeniyetin ve onun düzenleyici mekanizmalarının temeli dildir. Dilin nasıl işlediğini anlamak için şöyle bir örnek kurgulanabilir: Karmakarışık dal ve yapraklardan meydana gelen bir ağaç fotoğrafını başka bir kağıda çizerek kopyaladığınızı düşünün. Eğer profesyonel bir ressam değilseniz, ağacı tüm detayları ile çizmek çok zor olacaktır. Ama eğer fotoğrafı birbirine eşit karelerden oluşan bir sisteme ayırır ve her kareyi elinizdeki kâğıda teker teker kopyalarsanız, detayları birebir korunmuş bir resim elde edebilirsiniz. Ancak bu çizim sırasında her karenin içinde gördüğünüz görüntü parçası artık bir ağaca benzemeyecektir, karmakarışık çizgilerden oluşan, ne olduğu bilinmeyen kaotik bir şekiller topluluğu olacaktır. Yani ağacın detaylarını tüm gerçekliğiyle görebilmek için ağacın bütünlüğünden, ağaç konsepti ve kelimesinden ödün vermek gerekir. Dil, yani parçaları isimlendirerek bir bütüne oturtma uğraşısı, gerçeklikten verilen bir ödündür. Ancak gerçekliği anlamlandırmanın tek yolu da budur. Dil ve anlam, kendisine mahkûm olduğumuz kurgulardır. Medeniyet bu kurgunun üzerine kurulmuştur.

               Michel Foucault, dilin meydana gelme sürecini taklit ve temsil üzerinden açıklar. İlkel insanlar doğadaki cisim ve olayları gırtlak, dil, diş ve dudaklarını kullanarak çıkardıkları sesler ile taklit ederek kök sözcükleri oluşturmuşlardır.  Foucault, bu kök sözcüklerin sayısının çok az olduğunu ve tüm dünya dillerinin ortak kök sözcüklerden evrimleştiğini öne sürer. Tarihsel süreçte farklı kök sözcükler birbiriyle etkileşime girmiş, birbiriyle birleşerek ve ayrılarak yeni anlamlar meydana getirmişlerdir. Bu sürecin sonunda meydana gelen yeni sözcükler o kadar başkalaşmışlardır ki, artık kökleriyle hiçbir anlam bağları kalmamıştır. Dil artık cisimler ve olayların taklidi değil, temsili haline gelmiştir.  Dolayısıyla dilin, temsil ettiği şeyler ile herhangi bir bağı kalmamıştır. Bugün kullandığımız haliyle dil, özerk ve kurgusal bir yapıdır.

               Slavoj Zizek, Jacques Lacan’ın psikanalizi üzerinden geliştirdiği teorisinde, dilin işleyişine dair tartışmaları ileri taşır. İnsan varlığını simgesel, imgesel ve gerçek olmak üzere üçe ayırır. Bu yazıda bizi sadece simgesel ve gerçek düzeyleri ilgilendirecektir. Gerçek, yazı boyunca tartışılan açıklanamaz kaostur. Onun insan algısında var olabildiği alana ise simgesel düzen denmiştir. Lacan simgesel düzenin bir dil gibi işlediğini öne sürer. Zizek’in sosyal teorisinde ise dil temelinde gerçekleştirdiğimiz tüm sosyal ve politik davranışlar simgesel düzenin içinde bulunur. Herkes farkında olmaksızın simgesel düzenin kurallarına göre yaşar. Simgesel düzen tüm anlatılar ve ideolojilerin içinde bulunur ve aynen dil gibi o da kurgusaldır.  Bu duruma Zizek’in yaklaşımını anlamak için Jean-Luc  Godard’ın filmi La Chinoise’da bir karakterin söylediği repliği hatırlamak faydalı olacaktır. “Sanat, gerçekliğin taklidi değil, taklidin gerçekliğidir.” Aynısı dil için de söylenebilir. Dil ve simgesel düzen kaostan ve anlamsızlıktan meydana gelen gerçeklikle ilişkili değildirler, ancak elimizde olan tek gerçekliktirler. Temsil kendi gerçekliğini yaratmıştır. Bu aşamada Camus’ye dönmek faydalı olacaktır. Bana her şeyi açıklayan öğretilere, temelinde dil ve simgesel düzen olmak üzere kaosu düzene sokan tüm ideolojilere, mitos ve bilim gibi anlatılar denebilir. Dil ve onun anlatıları Camus’nün ifade ettiği gibi bireyi zayıflatırlar, çünkü gerçekliğin üzerine giydirilmiş kurgular olarak, onu saf bir şekilde görebilmesini engellerler. Gerçekliğe onun tüm kaotik haliyle bakmak yıkıcı bir deneyimdir, yaşamın ağırlığıdır. Ancak onu yalnız başına taşımak ve her şeyi açıklayan öğretileri tamamiyle terk ederek onunla yüzyüze gelmek, insanı simgesel gerçeklikten koparır ve eylemsizliğe sürükler. Ne Camus’nün sözünü ettiği politik eylemsizliğe kapılıp, ne de simgesel düzene kendini tamamıyla kaptırıp onun gerçekliğine inanarak, Zizek’in tanımıyla bir sapık olmadan yaşama imkânlarını araştırmak gereklidir.

               Felsefenin görevi bu kriz aşamasında ortaya çıkar.  Simgesel düzenden çıkmak mümkün değildir, ancak onu bükmek mümkündür. Filozof kavram yaratarak ve yeri geldiğinde simgesele yamuk bakarak yeni yöntemler, yeni bakış açıları ve en önemlisi yeni olanaklar keşfedebilir. Marx 19. yüzyılın simgesel düzenini bükerek kaosu sınıf çatışmasına indirgeyen bir söylem geliştirilmiştir. Bu durumda ne bu öğretinin her şeyi açıkladığı anlayışıyla yetinmek, ne de onu sosyal ve politik bakış açısını zayıflattığı düşüncesiyle tamamen reddetmek gereklidir. Günümüz bu ikiliklerin ötesine geçip üçüncü bir seçenek talep etme çağıdır. Bu, iktidarın söylemleri içinde debelenerek başarılamaz. Yapılması gereken, kaosa yeni şekillerde bakma imkânlarını araştırmak ve bunları olabildiğince daha özgür bir düzen için kullanmaktır. Sisifos’un kayayı farklı bir biçimde taşıması mümkündür.27

İrem Beyza URALCAN

Hüseyin Avni Sözen Anadolu Lisesi

İSTANBUL

 

“Bizim dünyamıza damgasını vuran şey hızıdır: tarihsel değişimin hızı, teknik değişimin hızı, aktarımın hızı, hatta insanların birbiriyle bağlantılar kurma hızı… Şeyler, imajlar ve ilişkiler böylesine çabuk dolaşıma girdiği içindir ki, bu tutarsızlığın kapsamını ölçecek zamanımız bile yoktur. Hız tutarsızlığın maskesidir.”

  1. Badiou, Sonsuz Düşünce,

Çev. Işık Ergüden-Tuncay Birkan,

Metis Yayınları, İstanbul 2016, 3. basım, s. 21.

 

HIZ İLLÜZYONU

            Günümüzde filozofun işi hiç olmadığı kadar zordur. Çünkü felsefe, insanın önce kendi içine dönmesini, sonra “şeylere” bakıp onların öncesini ve ötesini araştırmasını, evrene sorular yöneltmesini gerektirir. Günümüzde ise birçok insanın kendi içine baktığında gördüğü bir huzursuzluk, etrafına baktığında gördüğü ise satın alınabilecek bir başka şeydir. Hayatın karmaşası içinde bundan derine inen sorulara ne yer ne de zaman vardır. Filozof, derinlere inmeyi isteyen, bunu bilinçli bir şekilde yapandır zaten, bu sorunlar onu ilgilendirmez, diyebilirsiniz.  Ancak filozof da hayatın hızlı, yoğun ve acımasız döngüsü içinden payını alır ve şeylerin özlerini görmekte zorluk çeker.

               Tekniğin gelişmesi her alanda hızı arttırmıştır. Bu hız ivmelendiği gibi ivme de ivmelenmekte, yani hız arttığı gibi hızın artışının hızı da artmakta ve bu tempo insana, ona ayak uyduramasa da, bir haz vermektedir.  Bu haz, aslında, kişinin bu tempo içerisinde kendisinin ve içinde yaşadığı toplumun hatalarını ve eksiklerini gözden kaçırmasından ötürüdür. Hız insanın zihni etrafında bir perde oluşturmakta ve kişiye her şeyin yolunda olduğuna dair bir illüzyon yaşatmaktadır. Badiou’nun bahsettiği “tutarsızlıklar”dır bu gizlenenler, insansa kendini felâkete sürüklediğini bilmeden, adeta bir hipnoz içerisinde, bu düzeni beslemeye devam etmektedir. Marcuse’nin sözünü ettiği, efendi-köle düzeninden şeylere bağımlılık düzenine geçiş, yalnızca filozofun kafasını bu hengamenin üzerinde tutmaya çalışırkenki acısında değil, her insanın kişisel deneyimlerinde, toplulukların ve toplumların davranışlarında kendisini hissettirmektedir.

               Hızın illüzyon yaratma yetisine somut bir örnek verebiliriz. Bir tren hayal edin, yakından inceliyorsunuz, kırmızı boyası yer yer çatlamış, dökülmüş, demir basamakları paslı. Hoş bir görüntü değil. Ancak tren hızlandıkça görüntüsü homojenleşecek ve hızı bir noktaya ulaştığında dışardaki gözlemcinin algıladığı tek şey kırmızı pürüzsüz bir dikdörtgen olacaktır. Oysa gözlemcinin trenin hızına ayak uydurması mümkün olsa, onu olduğu gibi, kusurlu görecekti. İşte bunun gibi zihnimiz teknolojiye, insan ilişkilerine, kültüre dair bilgi, değişim ve yeniliklerin hızına ayak uyduramadığında, onları kabataslak, detaysız ve derinliksiz algılar! Tutarsızlıkları gözden kaçırır. Etrafını saran kırmızı pürüzsüz dikdörtgenler tarafından aklı karıştırılır. Zihin, işlevini yapamamaya başlayınca, insanın da makineden bir farkı kalmaz. Artık herşeyden şüphe etmesinin vakti gelmiştir. Böyle bir çağrıyı Descartes’ta görürüz. Descastes, insanlığı ve bildiğini düşündüğü her şeyi bir kenara bırakıp sıfırdan yola çıkmış ve emin olabileceği bir yargının peşinden koşmuştur. Bunun sonucunda Cogito’ya ulaşmıştır. Descartes’inki gibi sil baştan bir yaklaşıma herkesin kendi içinde ihtiyacı vardır. Aksi takdirde, insan bir illüzyonda yaşamaya mahkûmdur.

               Günümüzün bazı tutarsızlıklarına dikkat çeken filozof Singer bir soru ortaya atar: Önünüzde bir çocuğun boğulmakta olduğunu hayal edin, nasıl bir tepki verirdiniz? Peki, hergün dünyada binlerce çocuk açlıktan ölmekteyken bu tepki nerededir? Singer, bu iki durumun, birinin görüş alanımızda gerçekleşmesi dışında, hiç de farklı olmadığını açıklar. Gerçekten de boğulan çocuğa gösterilecek olan tepkiye benzerlik şöyle dursun, insanların çoğu uzak yerlerde yaşanan olaylara karşı tam anlamıyla kayıtsızdır. Singer’in parmak bastığı bir başka tutarsızlık ise, hayvanlar üzerinde gerçekleştirilen deneylerdir. Singer, aynı deneyleri zihinsel açıdan gelişmemiş bir insana yapılmasının etik dışı, insan onuruna aykırı görünüp kabul edilmeyeceğini, oysa bizi hayvanlardan ayıran akıl yürütme kabiliyetimiz olduğundan, bu zihinsel seviyede insan- hayvan ayırımı yapılamayacağını ve söz konusu insan için etik olmadığı kabul edilen bir edimin bir hayvana da yöneltilemeyeceğini savunur. Ancak bunlar çoğunluğun ne ilgisini ne de tepkisini çekmektedir. Çünkü şeylerin hızı içinde kaybolan insan için bunlar önemli sorular değildir. Önemli olan, doğrudan etkileşimdir; uzanıp dokunabileceğimiz, oturduğumuz yerden görebileceğimiz kadarı ve o kadarın da ancak maddesel yansıması ilgilendirir bizi. Bir zamanlar ‘Tin’e yapılan vurgu uç materyalist bir anlayış içinde yok olmuştur.

               Endüstri devrimi ve onu takip eden süreçte hızla gelişen teknoloji ile bunların sonucu olarak olumlu ve olumsuz yanlarıyla ortaya çıkar küreselleşme olgusu, bu tartışmada önemli yer tutmaktadır. Toplumlararası etkileşim gittikçe hızlanmakta, yerel kültürel özellikler kaybedilmekte, tüketim toplumları oluşmaktadır. Birzamanlar hıza ve gelişmeye, ilerlemeye yapılan olumlu vurgu artık olumsuza kaymaktadır. Frankfurt Okulunda doğan Eleştirel Teori, bu olumlu vurguyu sorgulayıp uyanış çağrısı yapanlar için büyük önem taşımaktadır. Teknolojik gelişmenin kitle imha silahları veya yukarıda bahsi geçen hayvan deneyleri gibi birçok olumsuz sonucu doğurduğuna ve ilerlemenin her zaman iyi sonuçlar getiren bir yolculuk olmadığına dikkat çekilmiştir. Aydınlanma süreci ile vaat edilen yeryüzü cenneti, kapitalizmin egemen olduğu tüketim toplumlarına dönüşmüştür. Üyelerinin sürekli olarak daha yenisini, daha kalitelisini ve tabiî ki daha hızlısını istediği bu doyumsuz toplumlar, kendilerini çevreleyen tutarsızlıkları kavrayamadıkları ölçüde “koyunlaşmakta” ve Aristoteles’in “Altın Orta Öğretisi”nde bir çeşit “denge hali” olan ve mutluluğa karşılık gelen eudaimonia’dan uzaklaşmaktadırlar.

               Şu ana kadar ele alınan noktaları özetlemek gerekirse: 1) Teknoloji son yüzyılda daha önce hiç olmadığı kadar hızla gelişmiş ve 2) bu gelişimin a) uç materyalist bir anlayış doğurmak, b) kapitalizmi öne çıkarmak, c) tüketim toplumları oluşturmak, d) kitle imha silahı üretimi ve hayvanlar üzerinde yapılan deneyler benzeri konular üzerinden etik tartışmalar doğurmak gibi toplumsal sonuçları ve e) hayatın her alanında (iş, kişisel ilişkiler, bilgi aktarma, kültürel değişim, vb.)hızı arttırarak insan zihnini bulanıklaştırma gibi sonuçları olmuştur. Elbette teknolojinin olumlanması veya olumsuzlanması subjektif bir durumdur. Ayrıca, teknolojik ilerlemeden kaynaklanan hızlanma olgusu artık hayatın her alanındadır. Son olarak, 3) olumsuz sonuçlar doğuran “ şeylerin hızı”, o sonuçları göremememizin de sebebidir.

               Camus, özgür olmayan bir dünya ile başa çıkmanın tek yolunun kişinin kendi mutlak özgürlüğüne kavuşması olduğunu, bunun da varoluşun bir başkaldırısıyla gerçekleşeceğini söyler. Filozof için de, illüzyondan  kurtulmak isteyen insan için de tek yol, bu çağrıya kulak verip Descartes’in cesaret ettiği gibi kendi adına doğruya ulaşma yolunda bir adım atmaktır. Aksi takdirde dünyanın göründüğü gibi mantıklı ve tutarlı mı olduğu, yoksa şeylerin hızının oluşturduğu yanılgıyla öyle mi algılandığı sorusu cevapsız kalacaktır.