“Bir yüzyılın felsefesi, bir sonraki yüzyılın sağduyusudur” diyen Henry Ward Beecher ve “felsefe yolda olmaktır” diyen Karl Jaspers’in sözlerini aklımda tutarak 2016 yılında hocam Yusuf Örnek ile çıktığım felsefe yolculuğuna 2018’in Mayıs ayında bir grup felsefe tutkunuyla birlikte yaptığımız Almanya-İsviçre seyahatiyle devam ettim. Seyahatimizin amacı, felsefe tarihinin önemli birkaç düşünürünün yaşadığı yerleri görmek ve yürüdüğü yollardaki izlerini sürmekti.

Seyahatimizin ilk gününde Frankfurt’a vardıktan hemen sonra planlanan iki noktayı görmek üzere kent merkezine hareket ettik. Her ikisinin de ziyaretçiye kapalı olduğunu bilerek gittiğimiz bu noktalardan ilki, dünya edebiyatının en büyük yazarlarından biri olan, yalnızca edebiyatta değil, eğitim ve felsefede de pek çok eser veren Johann Wolfgang von Goethe’nin eviydi.

İkinci nokta ise dünyaca ünlü ve kısa bir süre önce vefat eden İslam Bilimleri tarihçimiz Fuat Sezgin tarafından Frankfurt Üniversitesi’ne bağlı olarak kurulan ve halen dünyanın en önemli İslam Bilimleri araştırma kurumları arasında sayılan İslam Bilimleri Araştırma Enstitüsü idi. Buradaki kütüphanenin öyküsünü Fuat Sezgin’i tanıyan hocamız anlattı.

Arthur Schopenhauer’in kenti, Frankfurt Okulu’nun merkezi olan bu kentten ayrılarak ilk konaklama yerimiz olan Mainz’a vardık. Otelimize yerleşir yerleşmez, 1477 yılında kurulan Johannes Gutenberg Üniversitesinin Mainz’daki ilk binasını ziyaret ettik. Johannes Gutenberg Üniversitesi, adını matbaayı icat eden kişiden almış. Kentte ayrıca dünyanın en önemli baskı eserleri müzelerinden biri de bulunuyor. Müzeyi ziyaret ederek dünyada basılan ilk kitap olan Gutenberg İncili’ni gördük. Gutenberg’in tekniğiyle baskının nasıl yapıldığını canlı olarak görmek son derece ilginçti.

Seyahatimizin ikinci gününde de iki ziyaret noktamız vardı: İlki Ortaçağ’dan Aydınlanma Çağına geçiş döneminin en önemli düşünürlerinden Nikolaus Cusanus’ un doğduğu yer olan Bernkastel-Kues idi. Yol boyunca 15. yüzyılda yaşamış bu Alman dahinin bir filozof, ilahiyatçı, hukukçu ve astronom olarak Avrupa tarihine yaptığı manevî ve siyasî katkılarını öğrendik. Cusanus’un yaşadığı dönemde kurduğu manastır ve hastane bugün hala hizmet veriyor. Manastırın kütüphanesinde eşsiz ve paha biçilemez el yazmaları arasında Cusanus’un bizzat okuduğu ve sayfa yanlarına notlar düştüğü Aristoteles’in eserlerini görmek hepimize heyecan verdi. Bu kütüphanenin İkinci Dünya Savaşı esnasında bombalanmasını önleyen bir felsefe öğrencisinin öyküsünü Yusuf Hocamız bize anlattı: Manastır, Mosel nehri üzerindeki stratejik öneme sahip bir köprünün önünde kurulu olduğu için, bu köprünün bombalanacağını tahmin eden ve o yıllarda Oxford’da öğrenim gören bu öğrenci İngiliz genel kurmayının komutanlarını ikna ederek köprünün bombalanmasını önlemiş. Manastırdan ayrılırken duyduğumuz en ilginç söz ise, oradaki yöneticinin, Türkiye’den ilk kez bir grubun geldiğini söylemesiydi.

O günkü ikinci noktamız olan Karl Marx’ın evini ziyaret etmek üzere Almanya’nın en eski kentlerinden biri olan Trier’e doğru yola koyulduk. Marx’ın evine gitmeden önce Roma döneminden kalma yapıları, özellikle Porta Nigra diye bilinen görkemli kapısı nedeniyle Dünya Miras listesinde olan Trier’de dolaştık. Karl Marx 5 Mayıs 1818’de bu kentte doğmuş. 2018 yılı, filozofun doğumunun 200. yılı idi ve Almanya’nın tüm entelektüel çevrelerinde, üniversitelerinde çok sayıda sempozyum ve konferanslarla anıldı. Marx’ın doğduğu ev Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin koruması altında restore edilmiş ve küçük bir müzeye dönüştürülmüş. Evde filozofun hayatı, ideolojisi, eserleri, sözleri, özel eşyaları tüm detayları ile kolaylıkla anlaşabilir biçimde sergilenmiş. Mainz’a dönüş yolunda bir katılımcı arkadaşımız Marx’ın bugünkü güncelliğini anlatarak güzel bir tartışma ortamının yaratılmasını sağladı.

Seyahatimizin üçüncü gününe hocamızın, doktora öğrencisiyken 6 yılını geçirdiği Mainz Üniversitesinin Felsefe Bölümünü ve ihtisas kütüphanesini gezerek başladık. Yusuf Hocamız bize bu üniversitedeki hocalarının Alman felsefe dünyasındaki özel yerini anlattı ve kendisinden sonra Türkiye’den başka öğrencilerin de burada öğrenim gördüğünü, onların da şu anda Türkiye’nin çeşitli üniversitelerinde hocalık yaptıklarını anlattı. Philosophicum’da bir öğrenci kahvesini içtikten ve Mainz Katedraline yapılan kısa bir meydan keşfinden sonra Heidelberg’e doğru çevirdik rotamızı.

Yeşillere bürünmüş tepeler arasında sakince akıp giden Neckar Nehri kenarında, Ortaçağ’dan kalma bir masal şehri tadı veren yüksek ve kırmızı kiremitli çatılı binaları, tarihi köprüleri, şehri tepeden izleyen eski kalesi, cıvıl cıvıl sokakları ile bizi bekleyen güneşli mis gibi bir hava ile Heidelberg’e merhaba dedik. Şehre varır varmaz feniküler ile kaleye çıkıp eşsiz manzaranın tadını çıkardık.

Heidelberg Üniversitesi, Hegel’den Jaspers’e,  Max Weber’den Rickert’e kadar birçok Alman filozofunun ve bilim insanın ders verdiği, Almanya’nın en eski üniversitelerinden biridir. Çok önemli felsefe geleneğine sahip olan Felsefe Bölümü 20. yüzyılın başından itibaren Yeni-Kantçılığın merkezi haline gelir. Hocamız üniversitenin ana binasının üzerindeki Yaşayan Ruha yazısını bize göstererek, üniversitenin kendi idesine ne kadar sadık kaldığını gösterdiğini anlattı. Üniversitenin rektörlük binasında bugüne kadar Nobel Ödülü almış bilim insanlarının listesini görmek hepimizi hayran bıraktı. Ayrıca üniversitenin olağanüstü büyük kütüphanesini görme fırsatını bulduk. Hocamız bizi Karl Jaspers’in evine de götürdü ve orada filozofun Nazi Almanyasında çektiği sıkıntıları anlattı. Heidegger 1920’li yıllarda Jaspers’i sık sık ziyaret ederek bu evin çatısındaki odada kalır ve iki filozof günlerce felsefe sohbetleri yaparmış.

Dördüncü günde yağmurlu bir Heidelberg sabahına günaydın diyerek heyecanla Alman Edebiyat Arşivi ve Schiller Ulusal Müzesi’ni gezmek için sabırsızlanarak Marbach’a doğru yola çıktık. Şiirsel ve estetik niteliğinden dolayı Avrupa Birliği Müze Ödülü’nü alan müzeyi gezerken verilen ödülü hak ederek almış olduğunu düşündüğümü belirtmeliyim. Müzenin bahçesinde Almanya’da 19. yüzyılın ilk yarısında ortaya çıkan Romantik Felsefe Akımının önemli düşünürü, özellikle sanat ve eğitim konusundaki görüşleriyle haklı bir ün kazanmış olan Friedrich Schiller’in heykelinin önünde fotoğraf çektirerek müzeyi rehber eşliğinde gezmeye başladık.

Marbach’taki müzede uzun uzadıya bilgi veren metinlere rastlanmıyor. Bir köşede Theodor Fontane’nin bir mektubu sergileniyor, bir diğer köşede Arthur Schnitzler’ in elinden bir şiir, Franz Kafka’nın Dava romanının orjinalleri… Paha biçilmez bu yapıtlar, gayet özenli bir şekilde kronolojik olarak sıralanmış. Ayrıca yazarların özel eşyaları da var sergide. Thomas Mann’ın vaftizinde giydiği kıyafet, Erich Kästner’in kafatasının röntgeni, Hermann Hesse’nin Nobel Edebiyet Ödülü derken liste uzayıp gidiyor. Martin Heidegger’in Varlık ve Zaman adlı başyapıtının el yazmasını görmek bizim için başlı başına bir olaydı. Ayrıca Schiller’in, Kant’ın Yargıgücünün Eleştirisi adlı eserine düştüğü notlar da gördüklerimizin arasındaydı. Bize refakat eden müze rehberi bayan, Nietzsche’nin Yalnızlık şiirini orijinalinden okudu. Türkiye’den bir gruba ilk kez rehberlik yaptığını söyleyen bu bayanının içten davranışı bizi ziyadesiyle memnun etti.

Bundan sonraki durağımız, Hegel’in 18 yaşına kadar yaşadığı Stuttgart’taki eviydi. Ev müzeye dönüştürülmüş ve içinde ünlü filozofun en önemli eserlerinin ilk baskıları, kişisel eşyaları ve diplomaları sergileniyor. Hocamız buradaki Hegel büstünün önünde bize ana hatlarıyla Hegel’in felsefesini anlattı. Müzeyi gezip kısa bir Stuttgart turu attıktan sonra çok merak ettiğim Tübingen’e vardık. Tübingen Alman Felsefesinin kalelerinden biridir. Geçen yüzyılın en önemli Marxist düşünürlerinden biri olan Ernst Bloch burada ders vermiş.

Yeni günün sabahında önce Hegel, Schelling ve Hölderlin’in birlikte okudukları Protestan İlahiyat Okulu’na gittik. Ortaçağ’a kadar uzanan bir geleneğin temsilcisi olan okulu gezmek için çok önceden randevu alan hocamız bize Hölderlin’in Hyperion eserinden parçalar okudu. Bizi gezdiren öğrenci ise 200 yıl önce Hegel’in kaldığı odada kalıyordu. Bilimin, felsefenin ve sanatın gelişmesi için geleneğin ve sürekliliğin olması gerektiğini bir kez daha görmüş olduk. Okula yaptığımız ziyaretten sonra Neckar nehrindeki sakin bir bot gezisi esnasında Hölderlin’in kapalı kaldığı kuleyi gördük.

Tübingen’deki bu olağanüstü tecrübeden sonra Karaorman Dağları’nın yolunu tuttuk. Martin Heidegger’in doğduğu yerleşim olan Messkirch’e vardığımızda öğlen olmuştu. Buradaki tarihsel bir yapının zemin katı Heidegger’in hayatını anlatan bir sergiye evsahipliği yapıyor. Filozofun doğduğu ev, gittiği okullar, ailesi, eserleri oldukça mütevazı bir şekilde sunulmakta. Yusuf Hocamız bize Heidegger’in sorunlu geçmişinden bahsetti. Heidegger’in Nasyonal Sosyalist Parti’ye üye oluşu, Freiburg Üniversitesi’ndeki rektörlüğü, kısa bir süre için de olsa Hitler’e duyduğu hayranlık, ömür boyu bir pişmanlık ifadesinde bulunmayışı, bunların hepsi bizim için son derece ilginç konulardı. Heidegger Müzesi’ni gezdikten sonra grubumuzu Karaorman Dağları’na biraz daha yaklaştıracak Donaueschingen’e doğru yola çıktık.

10 Haziran Pazar tarihli yeni doğan güne, Tuna Nehri’nin doğduğu yerden başladık ve Karaorman Dağları’na doğru yola koyulduk. Olağanüstü güzellikteki orman yolları arasından geçerek Güney Almanya’nın önemli turistik yerlerinden sayılan Titi Gölü’nü gördük. Heidegger 1920’li yılların başından itibaren bu bölgede küçük bir orman köyü olan Todtnauberg’de bir kulübe inşa etmiş ve en önemli eserlerini burada inzivaya çekilerek yazmış. Hocamızın öğrencilik yıllarında ziyaret ettiği kulübenin yerini biraz zor da olsa bulduk. Yüzlerce ağaç arasından doğayı, mis gibi tertemiz havayı içimize çekerek Heidegger’in sözünü ettiği patikalarda yürüdük. Kulübenin bahçesindeki ünlü çeşmeyi gördük ve evin etrafındaki güzel manzaranın tadını çıkardıktan sonra düşünürün ders verdiği üniversitenin bulunduğu Freiburg’a hareket ettik. Burada Yusuf Hocamızın arkadaşlığının öğrencilik yıllarına dayandığı Prof. Mathias Schüz ve eşi ile buluştuk. Alman hocanın detaylı ve aydınlatıcı anlatımlarımdan sonra hele hele Freiburg katedralinde bizlerle yaptığı meditasyon dakikaları herkese kolay kolay nasip olmayacak anlardı…

Çok keyifli geçen bir Freiburg akşamından sonra, seyahatimize Friedrich Nietzsche ile vedalaşarak son vermek üzere buruk bir şekilde Basel’e doğru yola çıktık. Nietzsche daha 24 yaşındayken Basel Üniversitesinde Klasik Filoloji Kürsüsü sahibi olmuş. Radikal bir dahi olduğu Basel yıllarında ortaya çıkan filozof, Tragedyanın Doğuşu ve Zamana Aykırı Düşünceler adlı eserlerini burada yazmış. Nietzsche’nin bu kentte yürüdüğü yolları ve en yakın arkadaşı Franz Overbeck ile kaldığı evi, kız kardeşi Elisabeth ile birlikte yemek yediği oteli yerel bir uzman rehber eşliğinde gördük. Rehberimizin refakatinde dünyanın en fazla endemik tür bitkisinin yetiştirildiği serada minik bir Nietzsche seminerinden sonra Basel Müzesi’nin ünlü salonunu, yani Nietzsche’nin ve Jakob Burckhardt’ın konferans verdiği salonu gördük. Burası aynı zamanda Karl Jaspers’in son dersi olan Aşkınlığın Şifreleri’ni verdiği mekândı. Basel’de son gördüğümüz yer, Hannah Arendt’in savaştan sonra Jasperslerin sık ziyaret ettiği Austrasse’deki eviydi.

Basel’den Türkiye’ye geri dönerken her insana nasip olması mümkün olmayan bir felsefe turu yaptığımızı düşündüm. Filozofların yaşadıkları yerleri görmek ve onların ders verdikleri mekânlarda dolaşmak sanki felsefenin ruhunu daha kolay kavranabilir kılıyor. Kelimenin tam anlamıyla “felsefede yolda olmak” ne demektir, bunu yaşadık bu seyahatte. Felsefede yolda olanlara ve onu gittikçe bir yaşam biçimi haline getiren herkese selam olsun.

Yazan: Aygün Acar


Yazan: Emre Şandan